Loïc Le Gall’ın yazıp Karine Maincent’in resimlediği binlerce yıllık kültürel tarihi tek bir kitapta anlatan Yazının Tarihi - Ne Tarih Ama! üzerine bir inceleme yazısı.
O elinizdeki telefonu –ya da tercihen fareyi– hemen bırakın, çünkü konuşacak çok önemli bir mevzu var: Yazı!
Tamam tamam, yazı artık sadece elde kalem, önünüzde kâğıt ya da defterle icra edilebilen bir şey değil. Farkındayım elbette, artık daha ziyade ekranlara dokunarak, tuşlara basarak yazıyoruz ama bunun bir evveliyatı, çok çok eskilere uzanan bir tarihi var. İşte bugün bunu, bunu anlatan bir kitabı konuşacağız.
Kronik Çocuk’un yayımladığı, Fransız yazar Loïc Le Gall’ın yazıp Karine Maincent’in resimlediği ve Damla Kellecioğlu’nun da Türkçeye kazandırdığı Yazının Tarihi - Ne Tarih Ama! adlı kitaptan bahsediyorum.
İlkokul sıralarında elimize aldığımız o kurşunkalemle başlayan yazma serüveni aslında orada başlamıyor elbette. Hatta biz ona “kurşun” desek de o kalem aslında kurşundan da yapılmıyor; grafit denen bir şeyden üretiliyor. Kurşun zaten zehirli bir şey, bulaşmasak daha iyi. O kalemin ismine neden kurşunkalem dendiği ise bambaşka bir yazının konusu olabilir. (Birileri de onu yazsın!) Ama kurşunkalemi elimize aldığımız o ilk günü bir düşünün yine de: Önümüzde beyaz sayfa, tahtada tuhaf tuhaf semboller, o sembolleri görüp arzuhalci bir papağan gibi takılmaya çalışan ufacık bizler... Daha o zaman fark etmiştik belki de hayatımızdaki en büyük aydınlanmayı yaşamak üzere olduğumuzu.
Yazmak ve okumak demek; tıpkı o andaki bizler gibi, tarihin girdaplarında dönüp duran insanlık için de inanılmaz bir zıplama yapmak demekti. Yazı ortaya çıkmasaydı birikim olmazdı, nesilden nesle aktarım olmazdı, kültür olmazdı ve kültür olmasaydı, insanların günümüzdeki gelişim seviyesinin yerinde yel bile esmezdi. Öylece dilden dile aktarılanlarla, birkaç nesil içinde bile tamamen değişmiş olabilecek bilgilerle yetinmek durumunda kalırdık.
Neyse ki türümüzü baskın kılan en önemli özelliklerden birine tutunduk geçmişte yine: Hikâye anlatma isteğine. Anlatırken, yanına merak sosunu da alarak mağara resimleri çizmeye başladık. (Ve belki de resimli kitaplar böyle doğdu!) Önce çok basit çizimler yaptık, semboller ürettik. Ellerimizin kopyasını çıkardık, çünkü... eh, neden olmasın? Ardından, baktık ki çivi ile çekiç ellerimize pek yakışıyor, “Hadi biraz da kayıt tutalım bari,” dedik ve hayvanlarımızı, tarım ürünlerimizi saydık, kaydettik. (Bu kadar basit düşünmemişizdir tabii ama siz anladınız.) Sonra zaten gerisi akarsu gibi geldi; çivi yazısı, hiyeroglif, ideogram derken alfabe doğdu, dünya baştan başa değişti ve gelişti.
Yazının Tarihi de işte bu süreci baştan başa –baştan sona diyemem, çünkü sonu hâlâ gelmedi– anlatıyor ve anlatırken çokça düşündürüyor: Nasıl oldu da bu icat dünyanın pek çok yerinde böyle farklı farklı doğdu, kendi kendine büyüyüp gelişti?
Dünyada yedi binden fazla dil, 30’dan fazla farklı alfabe ve yazı türü var. Bazı alfabelerin harfleri kıvrık kıvrık, yılan gibi; bazı alfabelerin harfleriyse bir şeylere öfkelenmişçesine dik, sert çizgilerden oluşuyor. Bu arada, “alfabe” diyorum sürekli ama “abece” de diyebiliriz, güzel olur, zira pek çok dilde olduğu gibi bu sözcük de alfabemizin ilk harflerinden oluşuyor; alfabe de örneğin, “alfa” ve “beta”dan türemiş. Bazı diller kulağa şiir gibi gelirken bazıları sanki bize sövüp sayıyor! (Tabii herkesin dili kendine güzeldir eminim. Bazı dillerin “çok kaba” olması klişesi hâlâ var mı? Bahsettiğime göre, varmış demek ki.) Ama ne olursa olsun tüm bu diller ve alfabeler sayesinde insanlar iletişim kuruyor, bildiklerini aktarıyor, tarihî kayıtların var olmasını sağlıyor ve belki de bu sayede, günümüzde bile “gerçeklik” denen şeyin devamlılığını sağlıyor. (Tabii Bindokuzyüzseksendört’teki “Gerçek Bakanlığı”nı saymazsak.)
Bu gerçekliğin karşısında durmak mümkün değil. Kitap da bunu öyle güzel aktarıyor ki okurken insan kendisini hızla kaptırıyor, harflerle ilgili bir belgeselin tam ortasına düşüyor. Kronolojik ilerleyen gelişimi ta mağaralardan başlatıyor anlatı; sonra Akdeniz’e gelip çivi yazısını gösteriyor, Ortadoğu’ya sıçrıyor, Avrupa’ya gelip gotikleşiyor, Uzakdoğu’da kıvrımlaşıyor, kuzeye gidip güneye iniyor, Afrika’da ve Amerika kıtasında koşturuyor. Tüm bu yazıların bıraktığı izleri sürüyor, izleri bulduktan sonra da “Bu kadar yol gitmişken bir de matbaaya değineyim bari,” diyerek zinciri tamamlıyor. Kitapta yazanlar, yazı yazma eyleminin belki de insanın kaderinde yazdığını aklımıza yazıyor.
Yazının Tarihi kitabının bir müthiş artısı daha var o da harika görselleri. Metnin yanında akan, metne eşlik eden resimlerden ziyade metni tamamlayan, anlatılan tarihi görselleştirmeye yarayan çizimler bunlar. Zaten böylesi bir kitapta görsel olmaması hayli eksik olurdu; aksi hâlde Japoncanın kaligrafisini, Çincenin ideogramlarını, Antik Mısır’ın hiyerogliflerini, Balkan ülkelerinin Kiril alfabesini nasıl canlandırabilirdik ki zihnimizde?
Bir parantez de daha önce bahsettiğim o “henüz gelmeyen son”a açmak lazım. Kitabın da vurguladığı gibi, insan evriminin çok enteresan bir noktasındayız ve gündelik yaşantımızı derinden etkileyen türlü unsurun yoğun bombardımanı altındayız. Bundan otuz sene önce hayatımıza giren “smiley”liler –yani işte şu :) gibi gülücükler– bile evrimleşti, değişim geçirdi; önce ikonlara dönüştüler, sonra “stickerlar” girdi hayatımıza, internet “meme”leri doğdu, vesaire. Tüm bunlar da yazının bir türü, iletişimin farklı hâli değil de ne? Ve bundan sonra neler olacak?
Yazının yok olmayacağı kesin. Belki bundan bir milyon yıl sonra, bambaşka insanlar da arkeoloji kazılarında bu kitapları, bu yazıları bulacak ve “Ne tuhaf insanlarmış, ne kadar ilkel şekilde iletişim kurmuşlar,” diyecekler ama emin olun, onların da kullandığı bir yazı sistemi olacak. Çünkü türümüzün bir milyon yıl daha hayatta kalmasının en büyük koşulu, nesilden nesle aktarılabilen bir kültürel birikim olacak.
O zamana dek, yazıp çizmeye devam etmek gerek.
Bir de son not: Kitaptaki en tatlı kısımlardan biri, en baştaki “dilsel” dünya haritası. Koca koca kıtalardaki ufak tefek ülkelerin nasıl da derin derya dilleri var, bir bakışta görmek mümkün!