04 KASIM, ÇARŞAMBA, 2026

“Ne Sinop’muş Yahu!”: Bir Bienalle Başlayan Hikâye

20. yılında “Karada Akıl Yürür, Denizde Sezgi” başlığıyla düzenlenen Sinopale – Uluslararası Sinop Bienali’nin 10. edisyonunu, şehirle etkileşimini ve bienalin yolculuğunu içeriden bir gözle ele alan bir yazı.

title_image

Bu bienal yazısı kişisel hikâyemin ve deneyimlerimin eşlik edeceği bir yoldan ilerleyecek, baştan belirtmek isterim. Eşim Candaş'la henüz sevgililiğimizin başlarındaydık. Birbirimizi tanımaya çalıştığımız, birbirimize uzun uzun hikâyeler anlattığımız o ilk zamanlar... Ben Orduluyum. Karadenizli olmakla da her zaman övünmüşümdür. Gerçi ben sahip olduğum, kendimi ait hissettiğim hemen her şeyi benimseyip onunla övünmeyi severim. Ama meğer bir Sinoplu kadar değilmişim.

Candaş, tanıştığımız günden itibaren bana Sinop'u anlatmaya başladı. Ne kadar güzel olduğunu, insanlarını, denizini, sokaklarını, oradaki hayatı... Ben de çoğunlukla "Hı hı, eminim öyledir" diyerek dinliyordum. Sonra ailesiyle tanıştım, arkadaşlarıyla, kuzenleriyle... Onlar da aynı şekilde Sinop anlatmaya başladılar. Bir süre sonra içimden "Ne Sinop'muş yahu!" dediğimi hatırlıyorum.

Ta ki 2014 yılında Sinop'a ilk kez gidene kadar.

Tatil için gittiğimi düşünüyordum. Oysa kendimi bir anda şehrin merkezinde, halkla birlikte 5. Uluslararası Sinop Bienali'nin, yani Sinopale 5'in açılışında buldum. Sinop'ta bir bienal düzenlendiğinden tamamen habersizdim.

Açılışa gösterilen ilgi beni çok şaşırtmıştı. Yol trafiğe kapatılmış, balıkçılar, simitçiler, otelciler, esnaf, herkes bir süreliğine işine gücüne ara vermiş, bienalcilerin ne anlattığını dinlemek için kalabalığın arasına karışmıştı. Yurt dışından gelen sanatçılar, ziyaretçiler, küratörler şehrin her yerindeydi. Ara sokaklarda etkinlikler, Hal'de bienal ekibinin ve davetlilerin oluşturduğu başka bir kalabalık... Sanki bütün şehir aynı anda bir şeyin parçası olmuştu.

Akşam Candaş'ın arkadaşları, “Bienalciler Fıstık Bar'da olur, oraya gidiyoruz” dediler. Biz de uğradık. Fıstık Bar, gerçekten de fıstıkları yedikten sonra kabuklarını yere attığınız, küçücük ama harika müzikler çalan bir mekândı. Bir yanda Sinoplular, diğer yanda dünyanın farklı yerlerinden gelmiş sanatçılar, herkes bir arada.

“Ben Avignon'a mı geldim? Burası nasıl bir şehir?” diye düşündüğümü hatırlıyorum.

O güne kadar hakkında bu kadar çok şey dinlediğim Sinop, bana hiç beklemediğim bir yüzünü göstermişti.

İşte o günden beri Ordulu olmanın yanı sıra fahri Sinoplu olmakla da övünüyorum. Üstelik bununla yetinmedim, yıllar içinde bienalin bir parçası da oldum. Sinopale sayesinde tanıdığım, birlikte çalıştığım, dostluk kurduğum pek çok güzel insan da hayatımın bir parçası hâline geldi.

2014'te tesadüfen karşılaştığım Sinopale, bugün 10. edisyonuna ulaştı. Ben de kendimi bu hikâyenin içinde, başka bir yerinde buluyorum.

Bir şehirde bienal yapmakla bir şehirle bienal yapmak arasındaki fark

Sinopale’yi anlamak için önce biraz Sinop’u anlamak gerekiyor.

Türkiye'nin en kuzey ucunda, üç tarafı denizle çevrili, kendine özgü bir ritmi olan bu şehir, ilk bakışta sakin bir Karadeniz kenti gibi görünebilir. Ancak biraz zaman geçirdiğinizde Sinopluların şehirlerine duydukları aidiyetin, birbirleriyle kurdukları ilişkilerin ve gündelik hayatın kendine has dinamiklerinin farkına varıyorsunuz.

Sinopale'nin en önemli özelliklerinden biri de tam olarak bu dinamiklerle kurduğu ilişki.

İlk kez 2006 yılında düzenlenen Sinopale – Uluslararası Sinop Bienali, bu yıl 20. yaşını kutluyor. T. Melih Görgün'ün öncülüğünde başlayan ve yıllar içinde farklı sanatçıları, küratörleri, gönüllüleri ve ziyaretçileri Sinop'ta buluşturan bienal, yalnızca kente sanat taşıyan bir etkinlik olmakla kalmamış, zaman içinde kentin kültürel hayatının bir parçasına dönüşmüş.

Bunu ilk ziyaretimde de hissetmiştim. Bienalin açılışına katılan esnafın, sokaklarda dolaşan sanatçıların, etkinliklere dahil olan çocukların yarattığı atmosfer, alışık olduğum pek çok kültür sanat etkinliğinden farklıydı.

Yıllar içinde işin organizasyon ve iletişim tarafına da dahil oldukça bu farkın tesadüf olmadığını daha iyi anladım.

Sinopale'de sanat yalnızca sergi mekânlarının içinde gerçekleşmiyor. Kentin sokakları, gündelik yaşamı, insanları, yerel bilgisi ve hafızası üretim sürecinin bir parçası oluyor. Sanatçılar burada zaman geçiriyor, Sinoplularla tanışıyor, birlikte çalışıyor, kentin sunduğu imkânlardan ve malzemelerden hareketle eserler üretiyor.

Bir esnafın desteği, bir gönüllünün emeği, bir gencin merakı, bazen bir sanat eserinin ortaya çıkmasında en az sanatçının fikri kadar önemli olabiliyor.

Üstelik bu ilişkinin karşılığı yalnızca bienalin gerçekleştiği dönemde görülmüyor. Yıllar önce Sinopale'nin çocuk atölyelerine katılan, bugün ise bienalin direktörlüğünü üstlenen Çağatay Şimşek ve Yiğit Bahadır Kaya gibi isimlerin varlığı, tersine göç ile Sinop'un tekrar kazandığı Yağmur Güzle'nin, Ece Denizci'nin şehre ve bienale kattıkları bana göre bu 20 yıllık hikâyenin en anlamlı sonuçlarından biri.

Kültür sanat alanında uzun yıllardır çalışan biri olarak festivallerin, sergilerin ve bienallerin ne kadar büyük emekle hayata geçirildiğini biliyorum. Ancak bir etkinliği düzenlemekle, onu yıllar boyunca yaşatmak arasında önemli bir fark var.

Hele ki bağımsız bir sanat girişimini, büyük şehirlerin sunduğu imkânlardan uzakta, yerel ilişkileri koruyarak ve her defasında yeniden üretmeye çalışarak sürdürmek söz konusuysa.

Sinopale'nin 20 yıllık yolculuğu biraz da bu emeğin hikâyesi.

  1. 1
  2. 2
  3. 3

Bir bienal ne zaman başlar?

Sinopale'nin iletişimini yürütürken beni en çok düşündüren konulardan biri, aslında bienalin en özgün özelliklerinden biri olan üretim sürecini anlatmak.

Alışık olduğumuz bienal modelinde bir açılış tarihi vardır. Sergiler o tarihte izleyiciyle buluşur, sanatçılar eserlerini tamamlamış, mekânlar hazırlanmış, her şey ziyaretçiler için hazır hâle gelmiştir. Biz de iletişim çalışmalarımızı büyük ölçüde bu tarih etrafında kurgularız.

Sinopale'de ise işler biraz farklı ilerliyor.

Bu yıl 2 Eylül–15 Kasım 2026 tarihleri arasında düzenlenen Sinopale 10'un ana sergisi 25 Eylül'de Sinop Eski Askerî Gazino Binası'nda açıldı. Ancak bienal aslında 2 Eylül'de, sanatçıların Sinop'a gelerek üretime başlamasıyla hayat buldu.

İletişim tarafında bu ayrımı anlatmak bazen düşündüğümüzden daha zor olabiliyor. "Bienal 2 Eylül'de başlıyor" dediğinizde doğal olarak sergilerin de o tarihte açıldığı düşünülüyor. "Ana sergi 25 Eylül'de açılıyor" dediğinizde ise 2 Eylül'ün neden başlangıç tarihi olduğu soruluyor.

Oysa Sinopale'de 2 Eylül ile 25 Eylül arasındaki dönem, sergiye hazırlık yapılan ve izleyicinin dışında gerçekleşen bir süreçten çok daha fazlası.

Sanatçılar Sinop'a geliyor, kenti tanıyor, araştırmalar yapıyor, yerel zanaatkârlarla, gönüllülerle, farklı topluluklarla ve kent sakinleriyle bir araya geliyor. Eserler burada, bu karşılaşmaların ve birlikte geçirilen zamanın sonucunda şekilleniyor. Kimi zaman Sinop'un kıyıya vurduğu bir ağaç parçası, kimi zaman bir balıkçının bilgisi, kimi zaman da kentte yaşayan birinin anlattığı hikâye üretimin parçası oluyor.

Üstelik bu süreç yalnızca sanatçılara ve bienal ekibine açık değil. Dileyenler üretim sürecini yerinde gözlemleyebiliyor, sanatçılarla karşılaşabiliyor, katılıma açık çalışmalara dahil olabiliyor. Yani henüz ortada tamamlanmış bir sergi yokken de bienal kentte yaşanmaya başlıyor.

Bence tam da bu nedenle üretim sürecinin başlangıcı, en az serginin açılışı kadar önemli.

Hatta bazen düşünüyorum, belki de bizim alışık olduğumuz bienal başlangıcı tanımını biraz değiştirmemiz gerekiyor çünkü Sinopale'de sanatın kendisi yalnızca sergilenen sonuçtan ibaret değil. O sonuca giden yol, birlikte çalışma biçimleri, kurulan ilişkiler ve karşılaşmalar da bienalin bir parçası.

25 Eylül'de kapılarını açan sergi, aslında 2 Eylül'den itibaren şehirde yaşanan bütün bu sürecin görünür hâle gelmiş sonucu.

Sinopale'nin kendine özgü üretim modelini en iyi anlatan şey de bu olabilir: Burada bienal önce şehirde başlıyor, sonra sergi mekânına taşınıyor.

  • Burak KABADAYI, KIYIYA VURDUKTAN SONRA 2026 Yerleştirme, değişik boyutlarda füzen, duvar resmi

    Burak KABADAYI, KIYIYA VURDUKTAN SONRA 2026 Yerleştirme, değişik boyutlarda füzen, duvar resmi

  • Serkan Aka, Fotograf: Monica Fritz

    Serkan Aka, Fotograf: Monica Fritz

  • Evrim KAVCAR, SEA LEADS 2026 Video yerleştirme, deneysel animasyon, ses

    Evrim KAVCAR, SEA LEADS 2026 Video yerleştirme, deneysel animasyon, ses

  1. 1
  2. 2
  3. 3

Karada akıl yürür, denizde sezgi

Sinopale'nin 10. edisyonu, bir balıkçı deyişinden yola çıkan “Karada Akıl Yürür, Denizde Sezgi” başlığını taşıyor.

Deniz Kırkalı, Marina Fokidis, Mariam Natroshvili ve T. Melih Görgün'ün eş küratörlüğünde hazırlanan bienal, 23 sanatçı ve sanatçı inisiyatifini bir araya getiriyor. Serginin yanı sıra performanslar, atölyeler, buluşmalar ve konuşmalarla kentin farklı noktalarına yayılan program, denizi yalnızca coğrafi bir unsur olarak değil; hafızanın, bilginin, hareketin ve farklı yaşam biçimlerinin bir araya geldiği bir alan olarak ele alıyor.

Bence 10’uncu edisyonda Sinopale için bundan daha uygun bir başlık düşünmek zor.

Sinop'ta deniz yalnızca manzaranın bir parçası değil. Şehrin gündelik yaşamını, ekonomisini, alışkanlıklarını ve insan ilişkilerini belirleyen en önemli unsurlardan biri. Denizin ne zaman değişeceğini sezmek, ne zaman açılacağını ya da ne zaman kıyıda kalacağını bilmek, burada hayatın bir parçası.

Bu yıl bienalin ortaya attığı sorulardan biri de şu: "Deniz, aklın tek başına bilemeyeceği neleri bilir?"

Bu sorunun izini sergideki eserlerde sürmek mümkün.

Serkan Aka'nın Batak Arşiv performansında denizin dalgaları, suya batırılıp çıkarılan flütler aracılığıyla sesin kendisine dönüşüyor. Evrim Kavcar'ın Sea Leads çalışması, bir kayığın üzerindeki hareketten yola çıkarak denge, beden ve doğayla kurduğumuz ilişki üzerine düşündürüyor.

Burak Kabadayı'nın Kıyıya Vurduktan Sonra adlı çalışmasında ise Sinop kıyılarından toplanan, yerel dilde "gagalak" olarak adlandırılan ağaç parçaları yeni bir anlatının malzemesi oluyor.

Bütün bu eserlerde ortak olan bir şey var: Sanatçılar yalnızca Sinop'ta eserlerini sergilemiyor, Sinop'la birlikte üretiyorlar.

Bir başka deyişle, Sinopale'de eserlerin ortaya çıkmasını sağlayan yalnızca sanatçıların fikirleri değil; kentin coğrafyası, insanları, yerel bilgisi ve birlikte geçirilen zaman.

  1. 1
  2. 2
  3. 3

Yirmi yılın biriktirdikleri

Bu yıl bienalin ana sergisi Sinop Eski Askerî Gazino Binası'nda ziyaretçilerle buluşurken, Hal, Sinop Buluşma Merkezi, Sinop Kültür Evi, Âşıklar Caddesi Sahil Başı ve Konak gibi farklı mekânlar da programın bir parçası.

Ancak benim için 10. edisyonun en anlamlı bölümlerinden biri, Sinopale'nin 20 yıllık geçmişini bir araya getiren “Sinopale Arşivi: 20 Yıl” sergisi.

Bir sanat etkinliğinin arşivine bakmak, yalnızca geçmiş yıllarda neler yapıldığını görmek anlamına gelmiyor. Aynı zamanda o etkinliğin kimlerle yol aldığını, hangi koşullarda üretildiğini, zaman içinde nasıl değiştiğini ve neleri geride bıraktığını da anlamamızı sağlıyor.

Sinopale'nin 20 yıllık arşivi de aslında yalnızca sanatçıların ve eserlerin değil, kentin ve kent sakinlerinin hikâyesini anlatıyor.

Bir zamanlar atölyelere katılan çocuklar büyümüş, bazıları gönüllü olarak bienale geri dönmüş. Yıllar içinde yeni sanatçılar, yeni dostluklar, yeni iş birlikleri ortaya çıkmış. Kimi insanlar başka şehirlere taşınmış, kimileri Sinop'ta kalmış ama bienalin kurduğu ilişkiler bir şekilde devam etmiş.

Sinopale'nin çocuklarla ve gençlerle kurduğu ilişkiyi bu nedenle özellikle önemsiyorum.

Bugün bir çocuğun yaşadığı şehirde uluslararası bir sanatçıyla tanışması, bir sergide gördüğü eseri sorgulaması ya da bir atölyede kendi üretimini gerçekleştirmesi küçük bir deneyim gibi görünebilir. Oysa bu karşılaşmanın yıllar sonra nasıl bir iz bırakacağını bilemeyiz.

Belki de sanatın en güzel taraflarından biri bu. Etkisini her zaman hemen ölçemiyoruz.

  1. 1
  2. 2

Dünyanın merkezi neresi?

Bienalin eş küratörlerinden Marina Fokidis'in Sinopale üzerine söyledikleri arasında özellikle dikkatimi çeken bir düşünce var: Dünyanın merkezini neresi olarak kabul ettiğimiz, ona nereden baktığımıza bağlı.

Sanat dünyasında merkez olarak kabul ettiğimiz şehirler belli. İstanbul, Berlin, Londra, New York... Uluslararası sanat etkinliklerinin, büyük müzelerin ve galerilerin yoğunlaştığı bu şehirler, kültür sanat gündemini de büyük ölçüde belirliyor.

Oysa neden dünyanın merkezi Sinop olmasın?

Sinopale, 20 yıldır bu soruya kendi yöntemleriyle yanıt veriyor.

Dünyanın farklı ülkelerinden sanatçılar Sinop'a geliyor, burada üretiyor, kentin insanlarıyla tanışıyor ve Sinop'tan yeni hikâyelerle ayrılıyor. Bu karşılaşmalar sayesinde Sinop, yalnızca uluslararası sanat dünyasının uğradığı bir durak değil, sanatın üretildiği ve üzerine düşünüldüğü bir merkez hâline geliyor.

Bunun benim için kişisel bir karşılığı da var.

2014 yılında Sinop'a ilk gittiğimde, küçücük bir barda dünyanın farklı yerlerinden gelen insanlarla aynı müziği dinlerken neden kendimi Avignon'da hissettiğimi şimdi daha iyi anlıyorum.

Çünkü kültür sanatın bir şehre kattığı şey yalnızca sergiler, konserler ya da festivaller değil. O şehrin dünyayla kurduğu ilişkiyi de değiştirebiliyor.

Üstelik bunun için o şehrin kendi kimliğinden vazgeçmesi gerekmiyor. Tam tersine, Sinopale'nin en sevdiğim yanı, Sinop'un Sinop olarak kalması.

  1. 1
  2. 2

Sinopale'nin bana öğrettikleri

Sinopale'yle ilk karşılaşmamın üzerinden 12 yıl geçti.

O gün kendimi tesadüfen bir bienal açılışında bulan, bu kadar küçük bir şehirde böylesine uluslararası ve canlı bir sanat ortamıyla karşılaşmasına şaşıran biriydim. Bugün ise bienalin bir parçası olarak, işin görünmeyen tarafındaki emeğe de yakından tanıklık ediyorum.

Bu süreçte Sinop'la kurduğum ilişki de değişti. Başlangıçta eşimin ve ailesinin büyük bir tutkuyla anlattığı bir şehirken, zaman içinde benim de insanlarını tanıdığım, sokaklarını öğrendiğim, dostluklar kurduğum, kendimi ait hissettiğim bir yere dönüştü.

Belki bu nedenle Sinopale'ye yalnızca bir sanat etkinliği olarak bakamıyorum.

Benim için Sinopale, bir şehrin insanlarının sanata nasıl sahip çıkabildiğinin, farklı kültürlerden insanların nasıl bir araya gelebildiğinin ve bütün zorluklara rağmen bir fikrin nasıl yaşatılabildiğinin hikâyesi.

Elbette her şey her zaman kolay ilerlemiyor. Bağımsız kültür sanat girişimlerinin karşılaştığı ekonomik ve organizasyonel zorluklar, Sinopale için de geçerli. Ancak bazen bir etkinliğin başarısını yalnızca ziyaretçi sayılarıyla, bütçesiyle ya da görünürlüğüyle değerlendirmek yeterli olmuyor.

Bazen bir çocuğun yıllar sonra gönüllü olarak geri dönmesi, bir esnafın bienal ekibini tanıması, bir sanatçının şehirle kurduğu ilişkiyi sürdürmesi ya da hiç tanımadığınız insanların aynı masanın etrafında buluşması çok daha fazlasını anlatabiliyor.

Sinopale'nin 20 yıllık hikâyesinde bütün bunlardan var.

Yazının başında Candaş'ın ve tanıştığım bütün Sinopluların şehirlerinden nasıl büyük bir gururla söz ettiğini anlatmıştım. İlk zamanlar bu kadar güçlü bir aidiyet duygusunu biraz abartılı bulduğumu itiraf ediyorum.

Bugün ise ben de aynı şeyi yapıyorum.

Birilerine Sinop'u, insanlarını, sokaklarını, denizini ve tabii ki Sinopale'yi uzun uzun anlatırken buluyorum kendimi.

Sanırım Sinopluların ne demek istediğini sonunda anladım.

Ve evet, artık ben de fahri Sinoplu olmakla övünüyorum.

Sinopale – Uluslararası Sinop Bienali’nin 10. Edisyonunu 15 Kasım’a kadar ziyaret edebilirsiniz.

Geldanlage